Kendini Deneyinlemek

Arzunun Kanatları

Ne oluyor?

“İnsanların en felaket hastalığı, onların hastalıklarıyla savaşma biçimidir.”

“Acı var mı? Acı…”

Kendini Deneyimlemek

Dilin Kemiği Yok

Kazın Ayağı Öyle Değil!

Neyim var, neden ben böyleyim…

“ Nasıl, ben benim de sen değilim. Nasıl buradayım da orada değilim? Zaman ne zaman başladı ve mekân ne

rede bitiyor? Güneşim altındaki yaşam sadece bir rüya mı? … Gerçekten kötülük var mı? Gerçekten kötü insanlar var mı? Nasıl olur da ben olan ben, ben olmadan önce var değildim? Ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım.”

Der Himmel über Berlin, Arzunun Kanatları (1987)          Wim Wenders, Peter Handke, Richard Reitinger 

 

Toplumsal düzeyde kontrol her türlü iktidarın ve toplumsal işleyişin kökeninde olan bir olgudur. Bireysel düzeyde kontrol bir şeyleri yapmaya, müktedir olmaya, davranmaya imkan sağlar. Kendimizi kontrol etmek sadece kendimizi ketlemeyi, engellemeyi bilmek, yapmak istemediğimiz şeyleri yapmamak değildir. Arzuladığımız şeyleri gerçekleştirmek için uçuşumuza biçim veren kanatlara ihtiyacımız vardır. Kendimiz kontrol etmek aynı zamanda istediğimizi yapabilme, yapabildiklerimize, muktedir olduklarımıza biçim vermektir. Kontrol istediğimiz gibi davranmaktır. Ünlü Fransız filozofu Proudhon’un dediği gibi davranmak, mücadele etmektir ama kendimizi kontrol etmek için mücadele ettiğimizde bu kontrolümüzü ve bir anlamda davranışımızı kaybetmemize mi daha çok yol açıyor? Nasıl oluyor?

Ne oluyor?

 

The Feeling of What Happens’de Duyguların nörofizyolojisi konusunda dünyanın önemli uzmanlarından biri olan Antonio Damasio bilincimizin, Varlık duyumumuzun, emosyonlarımızın oluşmasından nasıl ortaya çıktılarını göstermeye çalışır.

İnsanin bilinci temelde, duygularının, kendilik deneyiminin bilincidir. Damasio göre “Biz vücudumuzla ilgili olarak beynimizde haritalar oluştururuz ve bunları diğer bütün haritalar için bir yönlendirici olarak kullanırız. “Böylece her sabah uyandığımızda kendimizi kendimiz olarak buluruz. Bundan Damasio’nun çıkardığı sonuç şudur; bilinçli olmak, dikkatli ve farkında olmanın ötesine geçer, bilme eylemi, kendinin kendi olarak içkin bir duyumunu gerektirir.

Bilinç, yaratıcılığın anahtarıdır, insanın varlığını daha iyi koşullarda sürdürme yolunu değiştirir, ama bunun maliyeti yüksektir çünkü bilinçli olmak, risk almayı, tehlikeye girmeyi ve acıyı tanımayı gerektirir. Dahası, bilinçli olmak onun yokluğunun ne anlama geldiğini bilmektir. Damasio, nihayetinde, bilginin ve bilinçliliğin ana sonucunun, uygarlık (insanın yaşam koşulları iyileştirme) olduğunu söylüyor.

Bütün bunlar ne oluyor sorusunu yanı dünya ile karşılıklı etkileşime girdiğimizde, ne olduğunu, nasıl olduğunu, anlamamıza yardımcı olabilir. İstemediğimiz bir şekilde davrandığımız bir durumda ya da istediğimiz yani kasıtlı olarak öyle davranmayı istediğimiz bir durumda, ne oluyor, olanın nasıl bilincine varıyoruz, sorularını anlamamıza yardımcı olabilir. 

Gerçekten de insanın bilinçliliği, hayatını sürdürmek için önüne çıkan engelleri aşmada, sorun çözmede, harika bir şeydir. Söz konusu olan, “ben”, “benim hayat hikayem”, “benim iç dünyam”, “benim düşüncelerim, duygularım” ve davranışlarım olduğunda bu harika şey, çoğu zaman pek bir işe yaramaz çünkü “ben”, bütün bunlar olsam da sadece bunlardan ibaret değilim ve esasen çözümlenmesi ve aşılması gereken, matematik, mekanik ya da pratik bir problem değilim, anlık deneyimlerimle oluşan-süregiden bir sürecim. Bir süreç olarak “ben”, her zaman olduğum “ben” olsam da hiçbir zaman aynı şey değilim.

Oysa bedenimiz üstünde sandığımız zihnimiz; mantıksal, analitik, değerlendirici ve problem çözen zihnimiz, sürekli olarak bize, neden, “ben”in ben olduğunu ve “sen” olmadığını, kim olduğumuzu, nasıl ve neden böyle olduğumuzu anlatır. Zamanla bu hikayeler vazgeçilemez olur ve bizi bir araç olarak kullanarak kendi kendini otomatik olarak sürebilir hale gelebilir. Bu durumda da zihnimiz bize, “sen”, “ben” sin der.

Kendimize dair düşüncelerimiz ile kendimiz arasında bu eşitlik kurulmaya ve sürdürülmeye başlandığında zihnimiz hem sorun üreten hem sorunu çözmeye çalışan bir işlev (fonksiyon) edinebilir.

Zihnimizin bu oyununa birçok psikoterapötik müdahale de katılır.

“İnsanların en felaket hastalığı, onların hastalıklarıyla savaşma biçimidir.”

 

Win Wenders’in meleklerinden insanlığın bütün bir hikayesine tanık olmuş ölümsüz Damiel, insanlara büyük bir şefkat ve merhamet duyar ama onlara yardımcı olabilme imkanını ancak ölümsüzlüğünden vazgeçip insan olduktan sonra bulabilir. “ Der Himmel über Berlin”( Berlin’in üstündeki gökyüzü)’deki melek, ancak bir  “ben” olmayı deneyimleyebilir. Bu deneyimin kaçınılmaz bir parçasıdır acı, korku, kaygı, öfke, kendini bilmeme, kendinden vazgeçme, kendini kaybetme, kendini bulma, ölüm.

 

 “Acı var mı? Acı…”

 

Gerçekten acıyı arayıp bulmamız gerekmiyor. Acı, doğal, yaşamın, evrensel ve kaçınılmaz bir öğesidir. Acı çekmek, bir anlamda normal ve sağlıklı olduğumuza işaret eder. Acı, hayatta değer verdiğimiz, tutunduğumuz ve tutkun olduğumuz şeylerin olduğunun yani hayata bir anlam verebildiğimizin belirtisidir. Zihnimizin ve modern toplumun bize hiç durmaksızın tekrarladığı şey bunun tam aksidir: iyi yaşamak için kendimizi iyi hissetmeliyiz. İyi yaşamak için olumsuz düşüncelerimizi olumlu düşüncelerle değiştirmeliyiz. İyi yaşamak için beynimize zihnimize format atmalıyız. Bunun bizi sürüklediği şey ise bitmez tükenmez bir zihinsel etkinlik; havanda su dövme sanatında ustalaşmak, duygularımızla, düşüncelerimiz ile bitmez tükenmez bir savaşın içinde olmak ve bu esnada hayatı yaşamak yerine ona sadece maruz kalmak.

Kendini Deneyimlemek

Sahte psikolojinin daha doğru bir deyişle sahte ya da sözde “psikoloji bilimin” piyasaya sürdüğü büyük uydurmalardan biri “kendilik”tir. Bir de bu kavramı temsil eden harfler dizini Türkçede uydurma olduğundan, sözde bilim daha da ilginç oluyor. “ Kendilik” İngilizce “self” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılıyor. Fransızca “soi” (kendi)yi kendilik olarak çevirmek zorlama olurdu. TDK, kendiliği, “isim, felsefe Bir nesnenin varlığını veya tözünü oluşturan şey” olarak tanımlıyor. Gerçektende “ kendilik” denilinince öylece kendi halinde bulunan bir şeyi anlamak mümkündür. “Varlık” veya “Töz” demek çok zorlama geliyor bana. Zira TDK, “töz”ü, (1.) isim Kök, asıl, cevher,(2.) felsefe, Değişenlerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram, cevher, olarak tanımlıyor. Varlık öze karşıt bir şeydir, özü aşmıştır eğer tabi ki, öyle varsayılabilecek bir öz var ise…

Uydurmanın ve kafa karışıklığının nereye kadar gidebileceğini terapi eğitimleri veren bir Uzman Doktor’dan alıntıladığımız aşağıdaki metinin de görülebilir:

“Kendilik kavramının , gerçekleştirme eğiliminin bir türevi olan kendini gerçekleştirme eğilimi tarafından sürdürüldüğü kabul edilir.”

Kendilik, sadece kendilik olarak kalsa, kafa karışıklığı bir nebze kabul edilebilir olurdu; en nihayetinde, benlik, kendilik gibi kavramlar iletişimsel, felsefi, psikolojik kolaylıklar sağlarlar. Bu kavramlar hakiki hakikat olarak görülmeye başlandığı andan itibaren, “ayakkabı fırçasını memeli hayvanlar sınıfına koyup onun süt vermesini beklemek” gibi bir eğilim içine girmiş oluruz. “Gerçek kendilik”, “sahte kendilik”, “kendilik bozuklukları” gibi edebi değeri belki yüksek, felsefi ve bilimsel değeri müphem yel değirmenleriyle didişmeye başlarız.

Popüler psikolojinin, “kendini bil”, “kendin gibi ol”, “var olma sebebini keşfet”, “içindeki devi uyandır”, “kendi renginde yaşa” iddiaları, öyle bir yerlerde, bizden başka bizim bir hakikimiz olduğu ve sanki onu kazıp bulmamız gerektiği gibi bir dayatma ile karşı karşıya bırakıyor bizi. Bir kendimizi bilsek, neyi nasıl yapacağımızı daha iyi anlayacağız. “Neden ben?”, “Neden bunlar benim başıma geldi” sorularına da yanıt bulup iç huzura kavuşacağız gibi. Gerçekten inanıp kazmaya başladığımızda ise sanki daha çok batıyor, kendimizi kaybediyoruz.

“Nasıl olurda ben olmayan ben, beni bilecek? Beni bilen ben, nasıl olacak da ben kalacak?  Bunlardan hangisi ben olacağım gerçekten ve bu arada kendim olmayı unutmayacağım”

“Self-knowledge is of social origin. It is only when a person’s private world becomes important to others that it is made important to him. It then enters into the control of the behavior called knowing” (Skinner, 1974, p. 31).

“Kendini bilme, sosyal kökenlidir. Sadece bir kişinin iç dünyası, başkaları için önemli hale geldiğinde onun için de önemli hale gelir. Daha sonra, bilme denilen davranışların kontrolüne girer”( Skinner, 1974, s. 31).

 

Sorun, her birimiz ne kadar biricik olsak da varlığımız; biyolojik, psikolojik varlığımız, kökünden sosyaldir. Varlığımız, toplumsal ilişkilerden doğar ve “kendiliğimiz” (benliğimiz) bu toplumsal ilişkiler içerisinde biçimlenir. Biz bu toplumsal ilişkileri hazır halde buluruz yani deyim yerinde ise içine doğarız. Varlığımızı oluşturan şey, bilincimiz değildir; tam tersine, bilincimizi oluşturan, çerçeveleyen, biçimlendiren şey içine doğduğumuz bu toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkiler bir insanın ömrü dahilinde bile büyük değişimler gösterebilir, kendimize dair fikirlerimiz de ne kadar sabit gözükürse gözüksün aslında durmaksızın değişir. Biz hep aynı anda ve aynı kişi imiş gibi konuşuruz. Oysa bir an sadece bir andır, hep o anda ve o kişi olma olasılığımız yoktur. Aslında kendimizi yaşamak, kendimizi deneyimlemekten başka bir yolumuz yoktur. Aranıp bulunabilecek bir kendilik bu anlamda içerde değil dışardadır. Eğer böyle ise, “kendilik bozuklukları” daha ziyade toplumsal karşılıklı-etkileşim (interaksiyon) bozukluklarıdır sadece “hasta” olan kişi değil sosyal çevre de bu ilişkileri düzenlemede sorun yaşamaktadır.

250 000 yıldır, dünyayı ve onun içinde var olmayı birbirimizden öğreniyoruz ve öğrenmek için doğuyoruz. Kimin kim olduğunu, kendimizin kim olduğunu, neye ne diyeceğimizi, neyi nasıl yapacağımızı değil sadece nasıl olacağımızı ve kendimiz olmayı da bu toplumsal karşılıklı etkileşimlerden ve onların içerisinde öğreniyoruz. Bu öğrenme süreçlerinin bir bölümü diğer hayvanlarınkine tamamıyla benzerdir. Karga ve Şempanze gibi en zeki hayvanların bile sahip olmadığı bir şeye; dile sahiptir insanlar. Dil, insana sadece kendinin kendi olduğunu öğretmez, hiç deneyimlemediği, görmediği, koklamadığı, duymadığı, dokunmadığı, hissetmediği şeyleri de öğrenmesini sağlar.

Dilin Kemiği Yok

Eski bir Çin hikâyesi vardır. Tao’nun anlattığı söylenir. Rivayet odur ki; Çin korkunç hanedanlık savaşlarıyla kasıp kavrulmaktadır. Çin köylüsü Teng’in eşi benzeri görülmemiş beyaz, soylu, alımlı bir atı vardır. Atı varmış, var olmasına ama sefalet içindeki bir köyün, biricik oğlu ile en yoksul köylüsü imiş.

Köyün bulunduğu bölgeye hükmeden hanedan gün olmuş bu köyden geçerken Teng’in beyaz atını görmüş, hayran kalmış, Teng’i buldurup atı satın almak istemiş. “Ata karşılık ne istersen veririm, seni de köyünü de bahtiyar ederim. ” demiş.

 

Teng; “ At benim dostum, insan dostunu satar mı?” demiş. Yanıtı güzel bulan hanedan yollanmış. Velakin, hanedanın teklifine şahit olmuş köylüler çok kızmışlar Teng’e “ Amma da atmış ha” demişler, “ atı vereydin, bizi de kendini de rahat ettireydin olmaz mıydı? Eni sonu bir at, kendini de bizi de mahvettin. Yuh sana, aptal bir bencilmişsin meğer sen” demişler.

Teng gülümsemiş, “Acele karar vermeyin” demiş.

Aradan çok geçmez. At kaybolur.  Sanki yer yarılmış yerin dibine girmiştir. Köylüler,  'İşte bu çok kötü.' demişler. Teng; 'İyi mi kötü mü söylemek zor' demiş. “ Hadi be” demişler köylüler, “ Atı satmadın, bizi de kendini de yaktın, şimdi atta yok, bir don bir urgan, bir de salaklığın... Ahmaksın sen, anla bunu demişler.

Teng gülümsemiş “ Acele karar veriyorsunuz” demiş.

Günler sonra, kaybolan at kendi gibi beyaz soylu, güçlü, yedi yabani at ile birlikte geri döner. Ve komşular gelip Teng’e 'İşte bu harika.' derler. Teng, omuz silker ve der ki; 'Harika mı alelade mi, iyi mi kötü mü söylemek zor.' ve gülümseyerek ekler; “ acele karar veriyorsunuz?”

Ertesi gün, Teng ’in oğlu yabani atlardan birine ehlileştirmeye çalışırken, at onu üzerinden atar ve bacağı ve omuzu kırılır. Ve komşuları, ‘İşte, bu senin aptallığının sonucu olan kötü talihin, şimdi sen daha da yaşlanınca sana kim bakacak, oğluna kim bakacak atı satmayarak yaptığın budalalığı doyma '  derler.

Teng gülümseyerek “Acele karar veriyorsunuz” der.

Çok sürmez, Hanedanın askerleri gelir köye, hanedan bir savaşa girmiştir. Askerler kapı kapı dolaşarak eli silah tutabilecek herkesi zorla askere alırlar Teng’in oğlunun kırık bacağını ve omuzunu gördüklerinde onu bırakırlar. Köylüler ağlaşarak gelip Teng’e derler ki; “ah işte bu çok iyi, sen gerçek bir hinoğlu hinsin. Senin ki sakatta olsa, yanında ve yaşayacak, biz çocuksuz kalacağız, hepsi ölecek”

Teng gülümseyerek der ki: “Yahu siz acele karar verme hastalığına yakalanmışsın Ne, ne zaman iyidir ne zaman kötü ben bilmem. Hiçbir hikâyenin de bitmeden sonunu göremem.”

Söz sahibi organizmalar olarak, şeylere onlarda olmayan şeyleri onlara atfedebilme yeteneğimiz yani şeylere “iyilik”, “kötülük”, “güzellik”,” çirkinlik”, atfedebilme yeteneğimiz, düşüncelerimizden psikolojik ve fizyolojik şeyler üretebilmemizin ötesine gider.

Olayları ilişkisel olarak çerçeveleyebilme yeteneğimiz, “gerçek dünya” olasılıklarına ek olarak, kognitif (bilişsel) olasılıklar yaratıp, yarattığımız durumlara cevap olarak davranmamıza imkân sağlar. Davranmadan önce, davranışımızın olası sonuçları sanki gerçekmiş gibi değerlendirebilir ve düşünsel olarak deneyimleyebiliriz. Bu deneyimin doğrudan olması da şart değildir. Elektrik prizini gösterip, “cız, ay” dememiz ve sanki canımız yanıyormuşçasına yüzümüzü buruşturmamız, küçücük bir çocuğun elektrik prizinden kaçınması, ona dokunmamasına yol açabilir. “Eğer iyi bir üniversiteye gidersen iyi bir hayatın olur” gibi bir uydurma bile bir ergenin hayatının en önemli kılavuzu olabilir. “Beğenilebilmek için başarılı olmalıyım” gibi bir kural katılık derecesine göre her türlü başarısızlığı bir felakete dönüştürebilir. “Hayatta doğru kararlar almalıyım” gibi bir destur her türlü karalılığın önünde bir engel haline gelebilir. “Sağlıklı olmak için kendime dikkat etmeliyim” gibi bir inanç hastalık hastalığına evirilip bin bir derde yol verebilir. Bunları mümkün kılan, doğrudan deneyimin yerine, dil donanımıyla kurduğumuz keyfi ilişkilerin oluşturduğu çerçevedir yani dil aracılığıyla oluşturduğumuz kuralların davranışlarımızı düzenleme işlevi görmesidir.

Yukardaki hikâye de köylüler için karşılığında istediği şey verileceği halde atını satmayan köylü aptaldır. Köylü için kural ise, her ne olursa olsun, insan dostunu satmamalıdır. Hikaye’de öyle görülüyor ki, insanın ne düşündüğü içerisinde bulunduğu bağlamdan yani çevresinden daha fazla davranışlarını etkiliyor. Teng ile köylülerin ilişkisi, kişiler arası ilişkilerde genellikle ortaya çıkan bir duruma tanıklık eder. Bu kural şöyle ifade edilebilir: benim içinde bulunduğum durumdan kurtulmam için, sen içinde bulunduğun durumu değiştirmelisin. (BKNZ).  Anne-baba-çocuk, “romantik ilişkiler” gibi ilişkilerde, bu, “benim hissettiklerimden kurtulmam için sen başka türlü davranmalısın ya da sen hissettiklerini hissetmemelisin”, olarak dile getirilebilir.

1978’de Northwestern, Massachusetts üniversitesinden, Brickman, Coates, and Janoff-Bulman’ın yaptığı bir araştırma, piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmış kişilerle, ağır bir kaza sonucu felç geçirmiş kişilerin gündelik hayatlarından aldıkları zevki; şu anki yaşam memnuniyetlerini karşılaştırdılar. Elde ettikleri sonuç, kol ve bacakları kalıcı olarak felçli olanların memnuniyeti piyango kazananlardan daha düşüktü ama gelecekten mutluluk beklentileri kalıcı felçlilerin piyango kazananlardan daha yüksekti.

Virginia ve Harvard üniversitesinden, Timothy Wilson ve Daniel Gilbert, (2005) insanların gelecekteki duygusal tepkilerine ilişkin öngörülerinin pekte geçerli olmadığını gösterdiler. “Beynimizin geleceği düşünmemizi sağlayan parçası, doğanın en yeni icatlarından biridir, bu yüzden bu yeni yetenek ile gelecekte olacakları hayal etmeye çalıştığımızda, çaylakça bazı hatalar yapmamız şaşırtıcı değildir.”

Kendi kendimiz ile kurduğumuz diyaloglarda, O. Lindsley, öne sürdüğü, ölü insan kuralını uygularız; öfkelenmemeliyim, üzülmemeliyim, kendimi kötü hissetmemeliyim, kafamı takmamalıyım, kötü anılarımı hatırlamamalıyım, onu-bunu-şunu düşünmemeliyim gibi ölü bir insanın yapabileceği ama yaşayan bir insanın yapamayacağı her şeyi, Orhan Veli’nin dediği gibi, kendimizden isteriz;

Şu kavga bir bitse dersin,

Acıkmasam dersin,

Yorulmasam dersin;

Çişim gelmese dersin,

Uykum gelmese dersin;

İnsanın tahammül edemediği şey gerçek dünyanın insafına kalmaktır. Gerçek dünya bizim zihnimizin kendine koyduğu ve dünya için geçerli olmasını istediği kurallara uymaz. Onun kendi işleyiş yasalarını vardır ve bizim onun hakkında ne düşündüğümüzü pek umursamaz. Dahası, görünen o ki, zihnimizin bizzat kendisi onun ne hakkında ne düşündüğümüzü, ondan istediklerimizi pek umursamıyor. Onun da kendine has işleyiş yasaları var.

Örneğin, göbekli olmanın çirkin olduğunu zihnim bana söylüyor ve bunu ben bir “gerçek” olarak görüyorsam, göbeğimi görmem muhtemel çirkin olduğumu düşünmeme yol açacak ve muhtemelen kendime ilişkin olumsuz duygulanımlar yaşayacağım. Çirkin olduğum düşüncesinden kurtulmak için ya zihnimden bu düşünceyi atmaya çalışacağım ya da göbeğimden kurtulmaya çalışacağım. Birinci girişim başarısızlığa mahkumdur. İkinci girişimin başarısı ise şüphelidir.

Birinci girişim zihnimizin kendine has işleyiş yasaları gereği başarısızlığa mahkumdur çünkü bir düşünceyi zihnimizden atmaya ne çok uğraşırsak o düşünceye o kadar çok sahip oluruz. [Bknz. BEYAZ AYI) İkinci girişimin başarısı şüphelidir çünkü bu girişimin gerçekleşebilmesi benim arzu-irademden bağımsız şeylere bağlıdır eğer onlar doğrultusunda hareket edersem, göbeğimden kurtulabilirim. Bu deneyimi yaşamış çoğu kimse bilir ki bu sanıldığı kadar kolay değildir.

Kazın Ayağı Öyle Değil!

Nasreddin Hoca, Topal Timur'a misafirliğe giderken hediye olarak fırınlanmış kaz götürür. (Hoca basit bir kurala uyar; misafirliğe giderken eli boş gidilmez. Gücün yoksa kuru ekmek götürürsün!) Yol uzundur, Hocanın karnı guruldamaktadır ve kızarmış kaz o kadar iştah verici, Timur ile karşılaşmak o kadar tehlikelidir ki Hoca dayanamaz, kazın bir budunu yer.

Hediyesinde bir eksik bulan ve Hoca’nın kendine gerekli saygıyı göstermediğini düşünen Topal Timur, Hoca’ya: "Efendi, bu kazın bir ayağı yok!" diye gönül koyar.

Bunun gönülle değil aç karınla ilişkili olduğunu bilen Hoca biraz da yaptığından utanarak: "Sultanım, bizim köyde kazlar böyledir, tek ayaklıdır," der.

Kim inanır?

Timur'un de pek inanmadığını görünce telaşa kapılan Hoca, söylediğine daha çok inanarak kendine çevresinde delil arar. Bir benzetme bulabilse işin içinden çıkacaktır. Benzetmeden iyisini bulur. Biraz ilerde birkaç kaz tek ayakları üzerinde durmaktadırlar. Hoca onları işaret ederek; "işte, bakın, bizde kazın ayağı böyledir!" der.

Timur davulcusuna işaret eder. Davulcu davulu tokmaklamaya başlayınca kazlar kaçmaya başlar.

Kaz bu! Hocanın gönlü olsun diye tek ayak kaçacak değil ya!

Timur, Hoca'ya dönerek: "Efendi, bak kazın ayağı öyle değil" der.

Hoca: "Sultanım," der, "o tokmağı sen yesen, iki değil, dört ayaklı olurdun!"

Evet, Tokmak önemli ama tokmağın yenildiği bağlam daha da önemli.

Dil sadece dünyayı anlamlandırmamıza, başkaları ile elbirliği yapmamıza, anlamlı ilişkiler kurmamıza yaramaz aynı zamanda olur olmadık şeyler arasında tamamıyla keyfi ama pek bir inandırıcı ilişkiler kurabilmemizi de sağlar. Bir semboller ve imgeler dünyası olarak dil, “tokmak” ile “dört ayak” arasında ilişki kurmamıza imkân verir.

Bir nesne olarak (bilincimizden bağımsız gerçeklik olarak) kazın ayağının kaç tane olduğuyla, zihnimizdeki kazın ayağının kaç tane olduğu arasında doğrusal, zorunlu bir ilişki yoktur. Bu ilişki daha ziyade onunla ne yapmak istediğimiz, onun zihnimizde nasıl işlev gördüğü yani onu hangi bağlamda ve hangi açıdan değerlendirdiğimize bağlıdır. Bağlam ve perspektif değiştiğinde şeylerin kendileri değişmese bile onlara ilişkin zihinsel (düşünceler, imajlar vb.) ve bedensel (duyumlar, duygular, vb.) deneyimlerimiz değişir. Bazen de tersi olur; bağlam ve perspektif değiştiği halde sanki hiçbir şey değişmemiş ve sonsuza kadar değişmeyecekmiş gibi (zamanın ve mekânın dışında) bir noktada askıda, yani zihnimizin içine hapsolmuş kalırız.

Neyim var, neden ben böyleyim…

 “Tam içinde yaşarken, hayatınızın bir hikâye olduğunu fark etmeniz, onu hakkıyla yaşamanıza yardımcı olabilir. Gerçi, hayatınızın nasıl süreceğini veya nasıl biteceğini bildiğinizi düşünmeniz akıllıca olmaz. Bu ancak bittiğinde öğrenilebilecek bir şeydir.”

Ursula K.  LeGuin, Marifetler

Psikiyatr olan eğitmen sanki marifetmiş gibi anlatıyordu; “Psikolog arkadaşlar, teşhis koymayın buna yasal olarak hakkınız yok.”  Teşhis koyma marifet olarak addedilmiş ve doktorlara ayrılmış, yani psikoloji alanında psikiyatrilere. Şüphesiz bunun binbir gece masalları gibi binbir geçerli nedeni olabilir. Gerçekte sadece medikal iktidarın ve psikoloji alanında medikal yaklaşımın güç kaygısından başka bir şeye dayanmadığına inandırmaya çalışsam da kendimi, nafile, inanamıyorum. Milyarlarca lira söz konusu olduğunda bilimin pabucunun dama atıldığı bilindiktir. Asıl sorun teşhisi kimim koyduğu değil, teşhisin çok bir şeye yaramaması da değil, bizim zihnimizin içine sıkışıp kaldığımızda çarenin, teşhis (diyagnostik) olduğunu sanmamız.

Psikiyatrinin ve psikopatolojinin dayandığı medikal (tıbbi) model, belirli etiyolojilere (nedenlere) dayalı, “hastalıklar”, “bozukluklar” olarak gördüğü bir dizi belirtiler (semptom) için özgün (spesifik) tedaviler geliştirmeyi amaçlamıştır. Psikiyatrinin ana kılavuzları olan DSM ve ICD (Uluslararası Hastalık Sınıflandırma Sistemleri), çeşitli psikolojik bozukluklarının etijolojik (nedensel) bir açıklamasını getirmedi. Hala tam olarak psikolojik bozuklukların nedeni bilinmiyor ve her biri için özgün tıbbi bir tedaviye sahip değiliz. Bu şu demektir; hiçbir psikolojik düzensizlik “hastalık” olarak adlandırılma ölçütlerini karşılamıyor.

Teşhis, diagnostik denilen şey ise “şaka gibi” bir şeydir. Psikiyatrik sınıflamalar tamamı ile totolojiktir; yani sadece bir ve aynı şeyi iki kez söylemekten ibarettir. Diyelim ki Psikiyatre gittik ve depresyon teşhisi aldık. Psikiyatr, 2 dakikada bize depresyonda olduğumuzu söyledi çünkü “biz ona sabahları yataktan çıkamıyorum, hiçbir şeyden zevk alamıyorum” dedik, psikiyatr da teşhis ile yani “depresyon” diyerek; “ siz sabahları yataktan çıkamıyorsunuz ve hiç bir şeyden zevk alamıyorsunuz” demiş oldu. Diagnostik, belirtilerin sınıflandırılmasıdır; üstelik aynı belirtiler birçok “bozukluk” içerisinde sınıflandırılabilir. Bu durum “ Uzmanlar” arasında, o belirtiler aslında , o hastalığa değil aslında bu hastalığa aittir tartışmalarına yol açar genellikle. Uzmanlar, “bir kez ayakkabı fırçasını memeli hayvanlar sınıfına koyduktan sonra ondan süt vermesini beklerler.”

Biz sıradan ölümlü insanlar için sorun, bu teşhis (diagnostik) hikayesinin zihnimizdeki resmidir. Bizi, davranışlarımızı idare eden “depresyon” diye bir şeyin gerçekte var olduğunu sanırız. Oysa depresyon denilen şey bir grup davranışa verilen bir isimdir.

 


 

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
170 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın