Teorik ve Pratik Bir Tutum Olarak Üçüncü Dalga

Adanma ve Kabul Terapisi

1990 yıllarda gelişen 3. Dalga kognitif ve davranışçı terapiler giderek psikoterapi alanında daha etkin bir rol oynayacak gibi gözükmektedir. Ne yazık ki,   bu terapilerin kanıta dayalı terapi anlayışının bütün gerekliliklerini yerine getirdiklerini iddia etmek şimdilik mümkün değildir. Bu önemli eksikliklerinin bilimsel araştırmalarla tamamlanacağını umarak, bunlar arasında yaklaşımlarını bilimsel teori ve araştırmalarla destekleme çalışan Diyalektik Davranışçı Terapiyi ve Adanma ve Kabul Terapisini ayırt etmek istiyoruz. Bu makale serisi boyunca bu yaklaşımı nasıl kavradığımız dile getireceğiz.

Adanma ve Kabul Terapisi  ( İngilizce’de acceptance and committent Therapy, A-C-T diye değil Akt olarak telafüz edilmelidir. Bknz; Niye Adanma ve Kabul Terapisi demeliyiz) 3. Dalga Kognitif ve davranışçı terapiler olarak adlandırılan yönelimlerden radikal davranışçı bir terapidir.

AKT,(A-K-T değil akt olarak okunur ve söylenir), dilin fonksiyonel bir teorisi üzerine kuruludur. İlişkisel Bağlam Teorisi olarak adlandırılan bu teori, B.F. Skinner’in umut ettiği gibi insan davranışlarının bilimsel bir açıklamasının geliştirilmesi üzerine kuruludur. Bu teoriye göre insan davranışları önemli bir ölçüde, İlişkisel Bağlam olarak adlandırılan ilişki ağları tarafından yönlendirilmiştir. Bu ilişkiler, doğrudan deneyimlemeden öğrenmememize imkân tanırlar ve insan kognisyonlarının, dilin çekirdiğini biçimlendirirler. (Hayes, 2013). Doğrudan deneyimlemeden öğrenme, ateş yaktığını, bıçağın kestiğini ve acıyı, yanmadan, kesmeden öğrenebilmemiz demektir. Her şeyi deneyimle öğrenseydik insan olarak hayatı sürdürme etkinliklerinde önemli bir araçtan mahrum kalmış olacaktık. Hayatla baş etmede kudretli bir güç olan bu öğrenme, kurduğumuz sözel ve mantıksal ilişkiler haleti ruhiyemizin darlanmasına yol açabilir.

AKT, davranışçı terapi anlayışına dayanan, tecrübi klinik psikolojinin bir dalıdır. Temel varsayımı, depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları gibi bozuklukların insan olma koşullarından yani insanlık durumundan kaynaklandığıdır. Psikolojik sorunları olan ya da acı çeken kişiler, eksik kusurlu kişiler değillerdir aksine onların sorunları insanlığın hayatını idame ettirme mücadelesi içerisinde geliştirdikleri uyum kaynaklarını içkindir. Bu uyum kaynaklarında biri olan dil, sadece dışardan gelen tehlikelerden ve tehdit edici durumlardan kaçınmamıza değil aynı zamanda hoş olmayan rahatsızlık verici ve olumsuz olarak değerlendirdiğimiz duygu durumlarından da kaçınmamıza yol açarak, bizim, ana demir atmamıza, anı devşirmemize engel olmaktadır. Bu deneyimden kaçma (Hayes, 1996), psikiyatrinin adlar dizini sistemince (nomenclature, Amerikan Psikiyatri Derneği, Dünya Sağlık Örgütü ve benzerleri tarafından) belirlenmiş sorunsalların ortaya çıkmalarında ve sürmelerinde önemli bir rol oynamaktadır.

Dil ve konuşma yeteneğimiz bize sadece sorun oluşturmamakta aynı zamanda değerlerimiz doğrultusunda tutumlar geliştirmemize kısa süreli rahatlamalar yerine uzun vadede amaçlarımızı gerçekleştirmemize imkân tanımaktadır.

Davranışçılara bir yüzyıldır getirilen boş eleştiri onların sorunun kökenleriyle değil yüzeysel semptomlarla (belirtilerle) uğraştıklarıdır. Bu eleştirilere göre davranışçılar emosyonlara, duygulanımlara önem atfetmez. Oysa davranışçılar için vücutta oluşan durumlar insan davranışlarında önemli bir rol oynarlar. İnsanların ne hissettikleri, düşündükleri nasıl davrandıkları kadar önemlidir ( Skinner, 1974). Akt, Skinnerci davranışçılığın, bağlamsal ve pragmatik (faydacı) yaklaşımını temelden benimser ve odak noktasını davranışa kişinin değerlerinden güç alan bilinçli eyleme, eyleme geçmeye, bir aktta yönlendirir.

Akt, acının kökeninin insanın dil yeteneğinde olduğu, insanın zihininin normal psikolojik süreçlerinin kolayca kişi için yıkıcı olabileceği hipotezinden hareket eder.  Zihni ya da ruhu, bir nesne bir şey olarak değil, karşılıklı etkileşim (interaksiyon) içerisinde olan kognitif süreçlerin inanılamaz derece karmaşık bir bütünü olarak betimler. Bu kompleks kognitif süreçler, sembollerin sofistike bir sistemi olan dile dayanır.

Hayatımız ve hayat düzeyimiz nasıl olursa olsun ve hangi somut durumda olursak olalım, gelecek için kötü bir olay, bir felaket beklentisi içinde olabiliriz ya da geçmişte acı verici bir olayı hatırlayabiliriz, kendimizi bir başkasıyla karşılaştırıp ya da acımasızca eleştirip ne kadar boş olduğumuza karar verebiliriz. Bu da bize anında kötü bir görüntü verir. Kendimizi pek iyi hissetmeyebiliriz. Kendimizi iyi hissetmediğimizde, düşünsel, duygusal ya da duyumsal zor deneyimler yaşadığımız da, sıkça ürettiğimiz çözümler, baş etme biçimleri, işe yaramazlığa yazgılıdırlar. İnsanın zor deneyimleriyle yaşayabilmesi için Akt’in öğrettiği « Mindfulness » yeteneğidir.    
(sürecek)

 

Kaynakça

1)      Steven C. Hayes , Spencer Smith, Penser moins pour être heureux, Eyrolles, 2013

2)      Steven C. . Hayes , Spencer Smith,Get Out of Your Mind and Into Your Life, 2005

3)      Jean Cottraux, (dir.) (2007). Thérapie cognitive et émotions : la troisieme vague. Paris : Masson

4)      Hayes, S. C., Strosahl, K., & Wilson, K. G. (1999). Acceptance and commitment therapy : an experiential approach to behavior change. New York : Guilford Press.

5)      John C. Williams, Steven Jay Lynn, acceptance: an historical and conceptual rewiew, İmagination, Cognition and Personality, Vol. 30(1) 5-56, 2010-2011

6)      Jean-Louis Monestes, Matthieu Villatte, La thérapie d’acceptation et d’engagement ACT, Masson, 2011

7) Harris Russ. ACT Made Simple,Raincoastbook, 2009

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
1030 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın