
AŞK ÖRGÜTLENMEKTİR AŞK ÖRGÜTLENMEKTİR
Ece Ayhan bir şiirinde "aşk örgütlenmektir" der. Bu iki kelime, son otuz yılın aşk yazınını yerinden edecek kadar güçlü bir önermedir. Örgütlenmek; dağınık olanı bir araya getirmek, enerjiyi, dikkati yönlendirmek demektir. Yani aşk, içimizde oluşan bir duygu değil — her seferinde yenilenen organik bir ilişkiler ağıdır. Görseldeki ağ tam da bunu gösteriyor: sol taraftaki iki düğüm — "aynı/farklı" ve "iyi/kötü" — içinde bulunduğumuz ilişkiyi nasıl çerçevelediğimizi temsil ediyor. Bu çerçeveler birbirinden bağımsız değil; aralarındaki ince çizgiler sürekli birbirini besliyor, birbirine karışıyor. Hepsi ortadaki parlak noktada birleşiyor — bu, organizasyonun kendisi, arzunun yoğunlaştığı an. Oradan iki yol ayrılıyor: kaçınma ya da yaklaşma, donma ya da kontrol etme. * * * Bağlanma Kuramının Popüler HayatıSosyal medyada bir test gördünüz mü hiç? "Bağlanma stilini öğren: Kaygılı mısın, Kaçınan mı, Güvenli mi?" Milyonlarca kişi tıkladı. Yanıtlar gönderildi. Kimlik etiketlendi. Sonra o etiket ilişki anlatısının omurgasına yerleşti: "O kaçınan tipte, bu yüzden uzaklaşıyor." "Ben kaygılı bağlanma stilindeyim, annem yüzünden." Bu dili üreten şey John Bowlby ve Mary Ainsworth'un bağlanma kuramıdır. 1950'lerde geliştirilen, bebeklik dönemindeki bakıcı-çocuk ilişkisini inceleyen, sınırlı ve ampirik bir modeldir. Bowlby'nin ölçtüğü şey buydu: bir bebek, bakıcısı odayı terk ettiğinde ne yapar? Yabancı Durum denen bu deney gerçek veriler üretmiştir. Bunları tartışmıyoruz. Tartıştığımız şey şu: o deney nasıl oldu da yetişkin romantik ilişkilerinin evrensel açıklama anahtarına dönüştü? Korelasyonlar .10 ile .20 arasında. Yani bebek bağlanma stilinin yetişkin ilişki kalitesini açıklama gücü, varyansın yüzde birinden dördüne kadar çıkıyor. Geriye yüzde doksan altı ila doksandokuzu başka şeyler açıklıyor. Bu başka şeyleri sormak yerine, bağlanma dili her şeyi içine çekiyor. Dahası: bağlanma davranışı ilişkiye özgüdür. Aynı çocuk annesine dağınık, babasına güvenli bağlanabilir. Altı ila on iki aylık dönemde bağlanma sınıflandırmalarının istikrarı yüzde altmış beşi nadiren aşar. Yani "senin bağlanma stilin" diye sunulan şey, aslında belirli bir ilişkideki belirli bir andaki davranış örüntüsüdür. Bunu kişinin kalıcı kimliği gibi kullanmak, bilimsel bir sıçramadan çok anlatı tembelliğinin kısayoludur. * * * Her Şeyi Açıklayan Kuram Hiçbir Şeyi AçıklamazBağlanma temelli ilişki literatüründe en sık karşılaşılan yapı şudur: yoğun bağlanma kaygılı stil, mesafe koyma kaçınan stil, dengeli ilişki güvenli stil. Bu sınıflandırma ilk bakışta düzenleyici görünse de ciddi bir epistemik sorun içerir. Çünkü bu yapı içinde herhangi bir ilişki dinamiği geriye dönük olarak uygun kategoriye yerleştirilebilir. Bağlanma dili şöyle işliyor: Biri sizi çok sıkıştırıyorsa kaygılı bağlanma, uzak duruyorsa kaçınan bağlanma, tutarsız davranıyorsa dağınık bağlanma. Peki birisi hem sıkıştırıyor hem uzak duruyorsa? O da zaten bir kategori. İlişkiniz toksikse bağlanma problemi vardır. İyi gidiyorsa güvenli bağlanmaya ulaşmışsınızdır. Karl Popper'ın bilim felsefesinde yanlışlanabilirlik denen bir kriter var: Eğer bir kuram, kendisiyle çelişen hiçbir gözleme izin vermiyorsa — her sonucu kendi içine eritiyorsa — o kuram bilimsel değil, anlatısaldır. Bağlanma kuramının popüler kullanımı tam da buraya düşüyor. Açıklayan değil, sonradan anlamlandıran bir çerçeve. Geçmiş bağlanma problemi olduğu için ilişki bitti. İlişki bittiği için geçmiş bağlanma problemi var. Bir bireyin yoğun ilgi göstermesi kaygılı bağlanma ile açıklanır; ilgi göstermemesi kaçınan bağlanma ile; tutarsız davranması ise dağınık bağlanma ile. Bu durumda kuram yanlışlanamaz hale gelir, alternatif açıklamalara ihtiyaç duymaz, her sonucu kendi içinde eritir. Bağlanma kuramı bu noktada aşkı açıklayan bir model olmaktan çıkar ve ilişkisel davranışları etiketleyen bir dil haline gelir. Aynı bağlanma stiline sahip bireyler neden farklı ilişki sonuçları yaşar? Neden bazı "kaygılı" bireyler sağlıklı ilişkiler kurabilirken bazıları kuramaz? Neden bazı "güvenli" bireyler toksik ilişkilerin içine çekilir? Bu sorular bağlanma kuramı içinde net yanıtlar bulmaz. Bunun yerine açıklama genellikle geriye dönük olarak yeniden kurulur. İlişki başarısız olduysa bağlanma problemi vardır; başarılı olduysa bağlanma güvenlidir. Kuram ilişkiyi açıklamaz; ilişkiyi hikâyeleştirir. Dahası bu dil klinik ortamlarda kimlik sabitleyen bir işlev görüyor. "Sen kaçınan bağlanma stilindesin" cümlesi terapötik bir araç olmaktan çıkıp kişinin kendini anlamasının sınırı haline geliyor. Bir psikiyatrist bir hastasının tüm davranışlarını tek bir çerçeveye yerleştirmeye başladığında, artık o hastayı görmüyor demektir; o çerçeveyi görüyor demektir. * * * Fisher: Güzel Düzenlenmiş Bir MutfakHelen Fisher akıllı bir kadındır. Bu, ona yönelteceğim eleştiriyi daha keskin yapan şeydir; çünkü zeki biri yanılıyorsa, yanılgı rastlantısal değil, yapısaldır. Fisher'ın Anatomy of Love'u 1992'de yayımlandı ve kısa sürede bir klasik haline geldi. 2016'da genişletilmiş baskısıyla yeniden raflara çıktı. Yirmi dört dile çevrildi. New York Times onu "büyüleyici" olarak nitelendirdi, Richard Dawkins "şiirsel bir antropolog" dedi, John Gottman "bir mucize" dedi. Bu övgülerin hiçbirini görmezden gelmiyorum. Kitap gerçekten iyi yazılmış, gerçekten ilginç, gerçekten okunur. Sorun kalitesinde değil. Sorun yapısındadır. Fisher'ın argümanı birkaç ana eksen üzerine kuruludur. Birincisi: insanlar evrimsel olarak çift bağlanmaya yatkındır. İkincisi: bu yatkınlığın nörokimyasal temeli dopamin, oksitosin ve vazopressin sistemlerinde yatar. Üçüncüsü: bu kimyasal sistemlerin işleyişi fMRI ile görüntülenebilir ve evrenselliği çapraz kültürel anketlerle desteklenebilir. Dördüncüsü: bu sistemlerin doğal seyri şehvet-çekim-bağlanma üçlüsünü üretir ve bu üçlü insan cinselliğinin temel yapısını açıklar. Bu argümanın her adımında gerçek veriler vardır. fMRI taramaları gerçektir. Boşanma istatistikleri gerçektir. Hormonal ölçümler gerçektir. Anketler gerçektir. Fisher bunları uydurmamıştır. Sorun verilerin sahteliğinde değil, verilerle anlatı arasındaki mesafenin hiçbir zaman gösterilmemesindedir. Her adımda kanıt düzeyi çok daha dar olan yorumlar, sanki kanıtın kendisiyle eş güvende sunulur. Okuyucu neyin ölçüldüğünü, neyin yorumlandığını, neyin kurgulandığını ayırt edemez hale gelir. Ve bu ayrımın yapılamaması tesadüfi değildir — yapının kendisinden kaynaklanır. * * * Veriden Anlatıya: Görünmez SıçramalarFisher'ın nasıl çalıştığını somutlaştırmak için "dört yıllık boşanma" hipotezine bakmak yeterlidir. Bu, kitabın en çok alıntılanan ve en çok tartışılan iddiasıdır. Fisher şunu gözlemler: BM'nin 58 ülkeden derlediği demografik verilerde boşanmaların evliliğin dördüncü yılında zirve yaptığı görünür. Bu gözlem gerçektir. Veriler gerçektir. Bunun ardından Fisher şunu sorar: bu örüntü neden var? Ve şu yanıtı verir: çünkü insanlar evrimsel olarak bir çocuğu sütten kesmek için gereken süre kadar — yaklaşık dört yıl — birlikte kalmaya programlanmıştır. Çocuk yeterince büyüdükten sonra çift ayrılmaya yönelir, farklı partnerlerle yeni nesiller üretir. Bu, seri monogaminin evrimsel kökenidir. Bu argümanın yapısına bakın. Bir gözlem var — boşanmaların dördüncü yılda zirve yapması. Bu gözlemin tek bir evrimsel açıklaması var — çocuk yetiştirme süresi. Ve bu açıklama, alternatifler tartışılmadan, karşı kanıtlar değerlendirilmeden, tek bir cümleyle sunulur. Sanki dördüncü yıl zirvesi başka hiçbir şeyle açılanamaz; sanki bu zirvenin kültürel, ekonomik, yasal, demografik açıklamaları yoktur; sanki bu örüntü evrenseldir ve kültürler arasında değişmez. David Buller, Adapting Minds'da bu tür argümanları sistematik olarak inceler ve şunu gösterir: evrimsel psikoloji geleneğinde gözlemlenen her davranışın ardından hızla bir evrimsel açıklama üretilir ve bu açıklama, alternatifler ciddi biçimde tartışılmadan kabul görür. Buller bu yapıyı Kipling'in "Fil Nasıl Hortum Kazandı" gibi masallarına atfen just-so story olarak adlandırır. Bu tür anlatıların en tehlikeli özelliği şudur: çürütülmeleri son derece güçtür. Çünkü geriye dönük olarak kurulurlar, herhangi bir gözlemi açıklayabilecek biçimde tasarlanırlar ve alternatifler üretmek çoğu zaman aynı spekülatif zemine başvurmayı gerektirir. Sorun şudur: Fisher gerçek verileri toplar, gerçek ölçümler yapar — ve ardından bu verilerin taşıyabileceğinden çok daha büyük bir anlatı mimarisi inşa eder. Bu anlatıyı, dayandığı verilerle aynı güven tonu içinde sunar. Bir cümlede beyin taramasının bulgusundan söz eder; bir sonraki cümlede Homo erectus'un çift bağlanma stratejisinden söz eder. Her iki cümle de aynı güvende, aynı kesinlikte söylenir. Okuyucu bu iki cümlenin epistemik statüsünün birbirinden ne kadar farklı olduğunu fark edemez. İşte bu, kanıt düzeyi ile anlatı gücü arasındaki yapısal asimetridir. Ve sahte bilimden çok daha sinsi bir problem üretir: çünkü anlatı gerçek bulgular üzerine inşa edildiği için, anlatının meşruiyeti bulguların meşruiyetini miras alır. Bu yüzden Fisher'ı benimsemek kolaydır — veriler orada, gerçek görünüyor. Ve bu yüzden eleştirmek güçtür — "ama fMRI çalışmaları gerçek" itirazı her zaman hazırdır. * * * Dopamin Haz Değil, AçlıktırFisher'ın tüm nörokimyasal anlatısı tek bir varsayım üzerine kuruludur: dopamin, aşktaki o büyüleyici coşkunun, enerjinin, öforinin kaynağıdır. Âşıkların fMRI taramalarında dopamin üreten beyin bölgelerinin aktive olduğunu gösterir ve bundan şu sonucu çıkarır: işte aşkın kimyası burada, bu sistemin devreye girmesi o muazzam his demek. Bu son derece sezgisel bir okumadır. Ve son derece yanlıştır. Dopamin, beyin sapındaki küçük bir çekirdekte — özellikle ventral tegmental alan ve substansiya nigra adlı bölgelerde — üretilip prefrontal korteks, striatum ve limbik sistem dahil pek çok bölgeye ulaşan bir nörotransmitterdir. Uzun yıllar boyunca herkes onu "haz kimyasalı" olarak adlandırdı. Bir şey sizi mutlu ediyorsa — yemek, seks, bir başarı, güzel bir müzik — beyninizdeki dopamin artıyor demekti. Bu inanış o kadar yaygındı ki popüler kültüre, terapi diline ve Fisher gibi araştırmacıların metinlerine yerleşti. Ama 1990'ların ortasından itibaren Kent Berridge ve Terry Robinson adlı iki nörobiyolog bu resmi kökten değiştiren bulgular yayımladı. 1993'teki ilk makaleleri ve 1998'de yayımlanan dönüştürücü çalışmaları şunu ortaya koydu: dopamin hazzı üretmez. Dopamin istemeyi, arama dürtüsünü, hedefe doğru hareketi üretir. Haz ise bambaşka bir nöral sistemde yaşanır — opioid ve endokannabinoid sistemler, nucleus accumbens'in çok daha küçük bir bölgesi olan hedonik noktalar. Berridge buna wanting ve liking ayrımı dedi. Türkçeye tam oturmuyor ama en yakın karşılıkla: arzu etmek ile keyif almak. Bu ikisi aynı deneyimin iki yüzü gibi görünür — bir şeyi istiyorum ve aldığımda zevk alıyorum. Ama Berridge'in deneyleri bu iki sürecin beyinde birbirinden bağımsız olarak çalıştığını, hatta birbirinden tamamen koparılabileceğini gösterdi. Deneylerin mantığını anlamak önemlidir. Berridge farelerin dopamin sistemini devre dışı bırakan bir ilaç kullandı. Bu fareler hareket etmek bile istemeyecek kadar hareketsizleşir, yiyecek aramaya çıkmaz. Wanting sistemi işlevsiz hale gelmiştir. Ama Berridge bu farelerin ağzına doğrudan tatlı çözelti damlatmaya başladığında fareler hâlâ zevk tepkileri veriyordu. Dudaklarını yalıyor, keyif ifadesi gösteren yüz hareketleri yapıyorlardı. Hâlâ seviyorlardı. Ama artık isteyecek enerjileri yoktu. Wanting çökmüştü, liking sağlamdı. Tersini de test ettiler. Dopamin sistemini aşırı aktive ettiklerinde fareler bir şeyleri çılgınca istemeye başlıyordu ama ondan aldıkları zevk ölçüldüğünde normal ya da azalmış çıkıyordu. İsteme sistemi alev alev yanıyordu, zevk sistemi ise susuyordu. Bu bulguların önemi şuradan geliyor: bağımlılığın tam da bu mekanizma olduğu anlaşıldı. Bir bağımlı, maddeyi her seferinde daha çok ister — çünkü dopaminerjik wanting sistemi giderek daha duyarlı hale gelir, daha kolay tetiklenir, daha şiddetli tepkiler verir. Ama madde ona giderek daha az zevk verir — çünkü liking sistemi körleşir. Bağımlılığın trajedisi tam olarak budur: istemek artar, sevmek azalır. Her kullanımdan sonra bir öncekinden daha az zevk alınır ama bir sonrakine duyulan istek bir öncekinden daha şiddetlidir. Şimdi Fisher'a dönelim. Fisher, âşık kişilerin beyin taramalarında VTA ve kaudat çekirdek adlı bölgelerin aktive olduğunu gösterir. Bu bölgeler tam olarak Berridge'in wanting sisteminin merkezi olan bölgelerdir. Fisher bunu görür ve der ki: işte aşkın öforisi, işte o büyüleyici coşku, dopaminin eseri. Ama Berridge'in çerçevesinden bakıldığında bu okuma tersine çevrilir. Fisher'ın âşık beyinde ölçtüğü şey öfori değil, açlıktır. Aşktaki büyüleyici enerji, insanın kollarından koşturup sevgilisine kavuşmak istemesi, uyuyamaması, yiyememesi, aklının sürekli sevgilisine gitmesi — bunlar wanting sisteminin aşırı çalışmasının belirtileridir. Haz değil, dürtü. Doyum değil, arayış. Ve wanting sistemi tam da ödül belirsizliğinde, elde edememe durumunda, beklenti ile hayal kırıklığı arasındaki boşlukta en güçlü biçimde devreye girer. Bunun pratik sonuçları çarpıcıdır. Eğer dopamin wanting sistemi ise, o zaman aşktaki en yoğun dopaminerjik aktivasyon en çok zevk alınan anda değil, sevgiliye ulaşamadığınızda, reddedildiğinizde, karşılık göremediğinizde gerçekleşir. Bu yüzden Fisher'ın çalışmalarında reddedilmiş âşıkların beyin taramalarında aktivasyon oranı karşılıklı âşık olanlarınkiyle kıyaslanabilir düzeydedir — hatta bazı bölgelerde daha yüksektir. Fisher bunu gözlemler ama wanting-liking ayrımı olmadan yorumlayamaz. Veriyi görür, anlamını ıskalamaktadır. Sonuç olarak: Fisher ne ölçtüğünü biliyordu. Ne ölçtüğünün ne anlama geldiğini bilmiyordu. Wanting'i liking olarak okudu. Aşkın acısını aşkın coşkusu olarak çerçeveledi. Bağımlılığın mekanizmasını romantizmin kanıtı olarak sundu. Ve bu okuma hatası kanıt-anlatı asimetrisinin en keskin örneğini üretir: gerçek bir ölçüm, yanlış bir yorum, büyük bir anlatı. * * * Barrett ve Yapılandırılmış DuygularFisher'ın en etkileyici katkısı fMRI çalışmalarıdır. Romantik aşk yaşayan kişilerin beyin taramalarında VTA ve kaudat çekirdeğin aktive olduğunu gösterir. Bu bulgular Why We Love'da kapsamlı biçimde sunulur ve aşkın nörobiyolojik gerçekliğinin kanıtı olarak çerçevelenir. Aşk artık yalnızca bir his değildir; beyin tarayıcısında görülebilen, ölçülebilen, nesnel bir fenomendir. Bu çalışmaların gerçek birer bilimsel katkı olduğunu teslim etmek gerekir. Ama Lisa Feldman Barrett'ın How Emotions Are Made'deki argümanları bu katkının yorumlanma biçimini kökten sorunlu kılar. Fisher'ın fMRI yorumu "temel duygular" modeline dayanır. Bu modele göre — Paul Ekman ve daha önceki psikologların geliştirdiği bir çerçeve — bazı duygular evrenseldir ve biyolojik olarak sabittir. Korku, öfke, sevinç, iğrenme gibi temel duygular tüm kültürlerde aynı şekilde yaşanır ve ifade edilir; beyin bu duyguları üretmek için önceden programlanmıştır. Fisher aşkı da bu çerçevede konumlandırır: aşk evrensel, biyolojik ve beyne yazılmış bir duygudur. Barrett bu modeli yirmi yılı aşkın nörobilim araştırmasına dayanarak çürütür. Argümanının özü şudur: duygular beyinde önceden yazılmış değildir; duygular beyin tarafından anlık olarak inşa edilir. Her duygu deneyimi, bedensel hisler, geçmiş deneyimler, kültürel kavramlar ve anlık bağlam bir araya geldiğinde ortaya çıkar. Farklı kültürlerde "aşk" olarak adlandırılan şeyler nörobiyolojik olarak birbirinden farklı inşalar olabilir. Bu Fisher'a ne anlama gelir? Fisher bir beyin tarayıcısı ile belirli bölgelerin aktive olduğunu ölçür ve bunu "aşk" olarak etiketler. Ama Barrett'ın çerçevesinde bu etiket kültürel bir kararı temsil eder, biyolojik bir gerçeği değil. Beyin tarayıcısı katılımcının yaşadığı deneyimi size söylemez; yalnızca hangi bölgelerin aktive olduğunu söyler. Bu aktivasyonun "aşk" olduğunu söyleyen şey, araştırmacının dayandığı kavramsal çerçevedir. Fisher'ın çalışmasında katılımcılara sevgililerinin fotoğrafı gösterilir ve belirli bölgelerde aktivasyon gözlemlenir. Ama bu aktivasyon "aşk mı" yoksa "yoğun dikkat mi", "hedef odaklı motivasyon mu", "tanıdık bir uyarana güçlü tepki mi"? Fisher "aşk" der ve geçer. Ama Barrett'ın gösterdiği şey şudur: bu aktivasyon örüntüsü aşka özgü değildir. Başka yoğun hedef odaklı durumlar da benzer örüntüler üretir. * * * Cinsiyet ve BiyolojiFisher'ın kitapları boyunca süregelen bir başka temel iddia daha vardır: kadın ve erkek beyni farklı biçimde çalışır, bu farklar evrimsel olarak seçilmiştir ve bu farklar ilişki örüntülerini belirler. Erkekler daha az sözel, daha bölümleyici düşünen, çeşitliliğe daha yatkın; kadınlar daha ilişkisel, duygusal belleği daha güçlü, bağlanmaya daha eğilimli. Fisher bu farklılıkları hem Anatomy of Love'da hem de sonraki kitaplarında evrimsel bir gerçek olarak sunar. Anne Fausto-Sterling otuz yılı aşkın bir süre boyunca bu tür iddiaları titizlikle incelemiş ve çürütmüştür. Myths of Gender ve Sexing the Body adlı çalışmalarında gösterdiği şey şudur: biyolojik cinsiyet farklılıklarına ilişkin iddiaların büyük çoğunluğu, kültürel önyargıların bilimsel dile çevrilmiş halleridir. Fausto-Sterling'in eleştirisi metodolojik düzeyde çalışır. Cinsiyet farkı iddialarını desteklemek için kullanılan çalışmaların büyük çoğunluğu şu problemlerden birini ya da birkaçını taşır: örneklem küçüklüğü, tekrarlanamazlık, ölçüm araçlarının geçerliliğini sorgulamadan kabul etme, gözlemlenen farkların büyüklüğünü abartma, kültürel faktörleri kontrol etmeme. Fausto-Sterling'in temel argümanı şudur: beyin son derece plastik bir organdır. Deneyim beyni şekillendirir. Dolayısıyla erkekler ve kadınlar arasında gözlemlenen beyin farklılıkları, biyolojik cinsiyetin doğrudan sonucu değil, farklı sosyalizasyon deneyimlerinin etkisi olabilir — ve büyük olasılıkla öyledir. Fisher bu ikisini birbirinden ayırt etme sorununu hiç tartışmaz. Farklılığı gözlemler, hemen evrimsel bir açıklamaya geçer. Dahası, popülasyon düzeyindeki istatistiksel farklılıkların bireysel klinik öngörülere dönüştürülmesi özellikle tehlikelidir. Diyelim ki iki popülasyon arasında belirli bir değişkende küçük bir ortalama farkı var. Bu fark, bireysel bir erkek ya da kadın hakkında hiçbir şey söylemez. Çünkü her iki grupta da dağılım örtüşüyor olabilir — ve genellikle öyledir. Gruplar arası fark, grup içi varyasyondan çok daha küçüktür. Fisher bu istatistiksel gerçeği hiç tartışmaz. * * * Primatlar ve "Doğal Düzen" SorusuFisher'ın argümanlarının önemli bir bölümü karşılaştırmalı biyolojiye dayanır. İnsanın çift bağlanma eğilimini kuşlarla, memelilerle, primatlarla karşılaştırır. Böylece insan cinselliğinin "doğal" yapısı hakkında iddialar kurar. Frans de Waal'ın çalışmaları bu sorunun en belirgin yüzünü gösterir. Bonobo: The Forgotten Ape ve Our Inner Ape ile de Waal şunu ortaya koyar: insanın en yakın akrabalarından biri olan bonobolar, Fisher'ın "doğal düzen" anlatısıyla hiç uyuşmayan bir cinsel örüntüye sahiptir. Bonobolar eşitlikçi, polimorf, çok eşli bir cinsellik yaşar. Cinselliği çatışmayı çözmek, sosyal bağları güçlendirmek ve gerilimi azaltmak için kullanırlar. Bonobo toplulukları dişi ağbabalar tarafından yönetilir, cinsel sadakat beklentisi yoktur. Fisher bonobolardan söz eder — ama kısaca, bir paragrafta. Ve hızla şempanzelere geçer, çünkü şempanze örüntüsü evrimsel anlatısına daha uyum sağlar. Bu seçici okuma karşılaştırmalı biyolojide sistematik bir sorun olarak görünür: hangi türü referans alacağınız, hangi "doğal" örüntüyü elde edeceğinizi belirler. İnsan hem bonobolardan hem şempanzelerden eşit uzaklıkta genetik akrabalık taşır. Neden birini değil diğerini model almanın gerekçesi tartışılmaz. Sarah Blaffer Hrdy'nin çalışmaları ise Fisher'ın argümanının belki de en temelli evrimsel eleştirisini içerir. Mother Nature ve Mothers and Others adlı kitaplarında Hrdy şunu gösterir: insan evriminin en belirleyici özelliği çift bağlanma değil, kooperatif yetiştirmedir — yani alloparenting. İnsan çocukları yalnızca anne-baba ikilisi tarafından değil, akrabalar, büyükanne-büyükbabalar, hatta yakın topluluk üyeleri tarafından birlikte yetiştirilir. Bu özellik insanı diğer büyük primatlardan ayıran temel farktır. Hrdy'nin argümanı şudur: eğer insan evriminin temel birimi çift olsaydı, alloparenting'in bu denli gelişmiş olması açıklanamaz. Evrimsel organizasyonun birimi çift değil, topluluktur. Fisher bu tabloyu tamamen tersine çevirir: çifti merkeze koyar, topluluğu arka plana iter. Ve böylece insan evriminin en belirleyici özelliğini görünmez kılar. * * * Klinik Aktarım: Fisher'ın Mutsuz MirasıFisher'ın yanılgılarının klinik bağlamda nasıl derinleştiğini görmek için Mehmet Z. Sungur'un Aşk, Evlilik, Sadakatsizlik kitabına bakmak yeterlidir. Kitap farklı bir türe aittir: popüler bir psikiyatri rehberi. Terapist sesiyle yazılmış, örneklerle zenginleştirilmiş, okuyucuya doğrudan sesleniyor. Niyeti iyi, dili samimi, birikim derindir. Ama Fisher'ın mutfağından devralınan malzeme — aynı yanılgılarıyla birlikte — Sungur'un sofrasına taşınıyor. Ve bu masum bir ısıtma değildir. Çünkü klinik bir otorite aracılığıyla aktarılan yanılsama, kaynak metnin yanılsamasından farklı biçimde çalışır: psikiyatrist sesi gerçeği doğrular. Okuyucu Fisher'ın spekülatif evrimsel anlatısını artık bir klinisyenin onayladığı bir gerçek olarak alır. Sungur Fisher'ı üç farklı düzeyde kullanır. Birincisi evrensellik iddiasıdır: aşk evrenseldir ve biyolojik olarak kodlanmıştır. Bu iddia Barrett'ın kavramsal duygu teorisi tarafından çürütülüyor ama Sungur bu itirazları tartışmıyor. İkincisi nörokimyasal çerçevedir: dopamin, norepinefrin, serotonin, oksitosin ve vazopressin sistemleri Fisher'ın sunduğu biçimde aktarılır. Sistem temiz, tamamlanmış, açıklayıcı görünüyor. Ama kritik boşluk burada belirir: Sungur'un dopamin yorumu Berridge'in wanting-liking ayrımından tamamen habersizdir. Üçüncüsü yapısal hiyerarşidir: şehvet-aşk-sevgi üçlüsü Fisher'ın modelinden doğrudan alınır. Sungur'un metnindeki en ilginç yapısal sorun, Fisher'ın nörokimyasal determinizmiyle Bilişsel-Davranışçı Terapi'nin rasyonel özne anlayışı arasındaki çözülmemiş gerilimdir. Fisher'ın çerçevesinde insan davranışı büyük ölçüde nörokimyasal süreçler tarafından belirlenir. Dopamin sizi ele geçirir. Oksitosin sizi bağlar. Bu çerçevede özne pasiftir: kimyasal süreçlerin sahnesidir. BDT ise tam tersine inşa edilmiştir: duygusal tepkilerinizi belirleyen yaşadığınız olaylar değil, o olaylar hakkındaki yorumlarınızdır. Özne aktiftir. Bu iki çerçeve birbiriyle uyuşmaz. Eğer Fisher haklıysa kimyasal kasırga düşünceyi devre dışı bırakıyor demektir; o zaman BDT'nin yorumu değiştirme kapasitesi imkânsızlaşır. Sungur bu gerilimi hiç adlandırmaz. * * * Girard: Arzunun Üçgeni"Arzu, kendiliğinden doğmaz; her zaman bir başkasının arzusunu taklit eder." — René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat Girard aşka bambaşka bir yerden bakıyor. Ona göre arzu öznel değildir, üçgendir: özne — model — nesne. Biz bir şeyi doğrudan istemeyiz. Onu başkası istediği için isteriz. Ya da daha doğrusu: onu başkasının istediğini gördüğümüz için isteriz. Model, bize arzulanabilecek şeyi gösterir. Bağlanma kuramı ise tam tersini söylüyor: arzu ve ilişkisel ihtiyaç öznenin içinde, geçmişin damgaladığı bir iç yapı olarak bekliyor. Köken içeride, geçmişte. Girard için köken dışarıda, ilişkinin dinamiğinde. Toksik ilişkilerdeki o tanıdık döngüye bakın: uzaklaştıkça daha çok istemek, gittiğinde geri çağırmak, döndüğünde yeniden itmek. Bağlanma kuramı bunu "kaygılı-kaçınan döngüsü" diye etiketler ve geçmişteki bir yaraya bağlar. Girard ise şunu söyler: engel arzu üretir. Model ne kadar erişilmez olursa, nesne o kadar değerlenir. İlişki toksikleştikçe yoğunlaşır çünkü yoğunlaştıkça toksikleşir — bu nedensellik dışarıda işler, içerideki bir stilden değil. "Kaygılı bağlanan birey" bu perspektiften yeniden tanımlanır: söz konusu olan, geçmişte biçimlenmiş bir iç temsil değil, modeli ile rakibi arasındaki mesafeyi giderek yitiren ve bu yakınlaşmanın yarattığı çift bağda — hem arzunun kaynağı hem de arzunun engeli olarak aynı kişiyle karşı karşıya kalan — bir öznedir. Toksik ilişkilerde gözlemlenen yoğunlaşma, salınım ve ayrılıp geri dönme döngüleri bu çerçevede yeni bir anlam kazanır: bunlar bağlanma stilinin belirtileri değil, mimetik arzunun kendi içsel mantığının ürettiği dinamiklerdir. Girard'ın romansal hakikat kavramı toksik ilişki literatürüne de doğrudan uygulanabilir: popüler bağlanma söylemi, arzunun dışsal ve taklitçi doğasını örterek "içten gelen, geçmişin damgaladığı özgün bir ilişki ihtiyacı" anlatısı sunar — bu da Girard'ın romantik yalan olarak adlandırdığı şeyin tam karşılığıdır. * * * Toksik Aşkta Wanting ve LikingToksik aşkta liking azalır — mutlu değilsinizdir — ama wanting artar — gidemezsiniz. Berridge'in ayrımı burada devreye girer: ödül sistemimizde haz ve yönelim farklı devreler üzerinden işler. Wanting, engelle güçlenir. Bu mekanizma geçmişe değil, organizmanın şu anki durumuna aittir. Ve Girard'ın modeliyle mükemmel bir örtüşme içindedir: engel ne kadar büyürse arzu o kadar yoğunlaşır. Toksik ilişkilerde sık görülen durum şudur: kişi artık mutlu değildir ama ilişkiyi bırakamaz. Bu durum bağlanma kategorileriyle değil, ancak şu şekilde açıklanabilir: organizasyon tek bir nesne etrafında aşırı yoğunlaşmıştır; salience dağılımı çökmüştür; alternatifler görünmez hale gelmiştir. Dolayısıyla toksik aşk kötü bir bağlanma stili değil, aşırı daralmış bir organizasyon biçimidir. Bir kişiyi takıntılı biçimde isteyen, o kişiye ulaşamadığında hayatı duran, ama o kişiyle birlikte olduğunda da tam anlamıyla tatmin olamayan biri — bu wanting sisteminin aşırı sensitize olup liking sisteminin geri çekildiği klasik bağımlılık profilidir. Bu profili Fisher'ın dopamin eşittir coşku çerçevesiyle açıklamak imkânsızdır. Ama wanting-liking ayrımıyla son derece tutarlı bir açıklama ortaya çıkar: isteme arttıkça, sevme azalır; arzu güçlendikçe, doyum uzaklaşır. Bağlanma kategorileri, aşkın ve ilişkinin karmaşık doğasını yakalamakta yetersizdir. Özellikle toksik ilişkilerde görülen şu fenomenler: yoğun çekim ile itme arasındaki salınım, aynı kişiye karşı hem arzu hem kaçınma, haz azalmasına rağmen ilişkinin sürmesi, ayrıldıktan sonra bile geri dönme dürtüsü — bağlanma diliyle yalnızca yüzeysel biçimde açıklanabilir. Bu fenomenler daha çok şunu gösterir: ilişki, sabit bir bağlanma stilinin ürünü değildir; dinamik bir çekim ve yönelim sisteminin sonucudur. * * * Aşk Şimdi ÖrgütleniyorŞimdi Ece Ayhan'ın cümlesine dönelim. Aşk örgütlenmektir. Yani aşk; algının, dikkatin, zamanın, enerjinin belirli bir yörüngede yeniden düzenlenmesidir. Bu düzenleme ne geçmişin kalıplarından çıkmış bir iç yapıdır, ne de rastlantısal bir duygu patlamasıdır. Dışarıyla — bedenle, başkasıyla, o anki dinamikle — sürekli müzakere eden bir örgütlenme biçimidir. Bağlanma kuramı bu örgütlenmeyi dondurmak ister: ona bir stil verir, bir köken verir, bir tanı verir. Fisher ise bu örgütlenmeyi evrimsel bir programa indirgeyerek hem sabitler hem de romantize eder. Girard ise örgütlenmenin hiç durmadığını söyler — model değişir, engel değişir, arzu yeniden şekillenir. Ece Ayhan'ın kastettiği bu olsa gerek: aşk eylemdir, örgütleme eylemidir. Edilgen bir miras değil, aktif bir kurulum. Ve bu tam da bağlanma kuramının — ve Fisher'ın — göremediği şeydir: aşkın şimdiki zamanda üretildiği gerçeği. Tüm o istatistikler, tüm o stil kategorileri, tüm o erken çocukluk teorileri, tüm o fMRI görüntüleri, şu anda bu ilişkinin neden bu kadar güçlü hissettirdiğini açıklayamaz. Çünkü o güç geçmişten gelmiyor. Şu an örgütleniyor. Bağlanma kuramı işe yaramayan bir kuram değildir. Bebek-bakıcı ilişkisini incelemek için geliştirilmiş, sınırlı ama gerçek bir araçtır. Fisher'ın fMRI çalışmaları da gerçek birer bilimsel katkıdır. Sorun kuramlarda değil, onlara yüklenen açıklama gücündedir. Sosyal medyada dolaşan bağlanma dili, karmaşık ilişki dinamiklerini üç-dört kategoriye sıkıştırıyor. Fisher'ın anlatısı, wanting'i liking olarak okuyarak bağımlılığın mekanizmasını romantizmin kanıtı olarak sunuyor. Her ikisi de aynı şeyi yapıyor: aşkı donduruyor. Oysa Ece Ayhan çok önce başka bir şey söylemişti. Aşk bir miras değil, bir eylemdir. Bir stil değil, bir örgütlenmedir. Her seferinde yeniden kurulur — başkasıyla, bedenle, o anla birlikte. Bunu anlamak için bağlanma stilinizi bilmenize gerek yok. Şu anda neyi örgütlediğinize bakmanız yeterli. |
|
15 kez okundu
|